
Küçücük avluda ki sıvaları dökülmüş o küçük havuz okul öncesinden beri benim yaşam alanım idi. Babamın ölmeden önce yaptığı bu süs havuzunda bıraksalar tüm gün suyla oynar, hayallere dalardım. Suyla oynamayı zaten eskiden beri severdim. Halim abi hep derdi: "Hayat suyla başlamış. İşte kanıtı." Beni gösterirdi amcam'a.
O bunaltıcı öğle sıcağında yağan yağmur kurtarıcımız olmuş, bir 15 dakikada yağıp boşalmıştı bulutlar. Altına sığındığım saçaktan su kovasını çıkararak tekrar satışa koyulmuştum.
Saat 11’de geldiğim bu limanda akşam 5’e kadar duruyorum. Arkadaşlarıyla midye toplamaya gitmezse genellikle Salim’le beraber duruyoruz.
Annemin terzi Aysel ablaya yardıma gitmesi ile evin tek erkeği olarak başladım su satmaya. Suyu herkes gibi ben de şehir merkezinde satarak başladım, pazar girişinde. Ama orayı mesken tutmuş o kadar çok su satıcısı var ki, rekabet denen şeyin acımasızlığı beni buraya getirdi. Özellikle tekerlekli sandalyede ki Metin'in konuşamadan yaptığı tacizlerle kendimi buraya atıverdim. Yarım litrelik 2 kova dolu plastik su şişelerini 25.000 liraya satıyorum. Gün içerisinde iki kovayı bitirdiğim de oluyor, bitiremediğim de. Bitirirsem hemen yakınlarda ki bir büyük markete gidip tekrar soğuk olanlarından alıyorum. Kendime mesai bitimi olarak 5’i uygun gördüm. 5’ten sonra eve dönüp anneannemin üzerinden kıvılcımın yükünü alıyorum. Yedi buçuk gibi de annem geliyor. Daha kapıyı açarken söyleyeceklerini hazırlamış gibi.
— N’aptınız bugün bakalım? Kıvılcıma öpücük, anneaneye öpücük. Bana…
— Nasılsın evimin direği?
Liman güzel aslında. Sabah ve akşamlarını yaşamak lazım. Ben gündüzlerini görüyorum. 12 gibi geldiğimde kovanın birini kuyumcu Rafet’in dükkanının yanındaki gölge yere koyup başlıyorum dolaşmaya. Önce limanın sağ tarafında ki tur teknelerini dolaşıyorum. Buz gibi soğuk su…
Bir çoğuyla gide gele tanıdık olduk. Denizkızı tur teknesinin çocuğu bizim okuldan. Benden 2 sınıf üstte. Denizciyim diyor ama Selim:
— Yalan söylüyor oğlum, diyor.
— Bu yaşta gemici olunmaz. Gemici olmak için kağıt lazım. Belki palamar falan topluyordur.
Ben inanıyorum. Palamar, çıma, pasarella gibi kelimelerle dolu cümleleri var. Arada bana gemici düğümü atmasını da öğretiyor.
Bu liman büyülü bir yer. Limandan mendirek ucuna kadar dolaşıyorum. Bir kova da küçük balıklarla ve etrafı kedilerle dolu suyu bitmiş iki oltacıya su veriyorum.
Sahil güvenlikten biri daha su alıyor. Para isteme konusunda kararsızım. Bir dikişte bitirdiği suya ilaveten bir su daha alıyor. Koltuğunun altına sıkıştırdığı evrakları daha da sıkıştırdığı eliyle terini silerken, diğer eliyle cebinden çıkardığı 5 tane 10.000 liralık bozuk parayı avucuma koyuyor.
Geriye dönüp değişik yabancı bayraklarla donanmış marina kısmına geçiyorum. Birçoğunun uykuda olduğunu bildiğim bu öğle saatlerinde bu özel yatları keyifle izliyorum. Katamaran, yelkenli, çift yelkenli, gulet… ve üstü çıplak insanlar.
Herkesin üstü çıplak…
Gelen bir Hollanda gemisinde bizim gibi bir aile de var. Gözlüklü bir adam. Göğüsleri yandan taşmış, bikinisi yağlarını saklayamayan bir kadın. İkisi de sarışın kız. Küçük olanı çilli. Burada bağırmaya başlıyorum:
— Ays col vatır! Ays col vatır!
Onların su almayacağını biliyorum. Çünkü teknelerinde her şeyleri var. Benimki biraz da dikkat çekmek. Gerçi çeksem ne olacak? Daha kimseyle İngilizce konuşmuşluğum yok. Bazı bazı şeyleri anlıyorum. Ama o kadar işte. Dondurma ya da mısır satmam yasak. Aslında onları satsam daha çok kazanabilirim. Bir de akşamları çıkabilsem. Limanın öte yanında tek başına bir arabalı tezgahta çakmak, gözlük, saat, tırnak makası, bıçak gibi şeyler satan Çeto abi var. O senelerdir burada. Belediye de ona bir şey yapmıyor. O diyor:
— Oğlum gündüzleri bu teknecilere bir şey satamazsın. Aynı adamlar akşam olunca dışarıya çıkar eğlenirler. 2 kadeh içince hepsi bol kepçe olur. Ya bir tabla alayım sana barları dolaş, ya da gel burada dur ben çıkayım.
Sesimi çıkarmadım. Ama istesem de olmaz, anneme söz verdim. Bu yaz annem eve getirdiği işleri bitirinceye kadar ben Kıvılcım’a sahip çıkacağım diye. Gece yemek sonrası üst kattaki ev sahibi Necmi abi’lere ses çıkmasın diye televizyonun kısık sesinde Bizimkiler dizisini izliyor, babaannemin ilaçlarını içiriyor, Kıvılcım’a masal okuyorum. Ben bunları yaparken annem de Aysel abladan getirdiği işlerin eksiklerini giderip ütülerini yapmaya vakit buluyor.
Gündelik hayat bu minvalde akıp giderken, o cumartesi günü limanda bir gözlükçü açılışı oldu. Belediye başkanından kasabanın tüm ileri gelen esnaflarına kadar herkesin çelenk gönderdiği bu açılışta biz çocuklar işi gücü unuttuk. İşimiz olmadığı halde severek çelenk taşıdık, bize uzatılan hortumla caddeyi yıkadık, birbirimizi suladık, güldük. Bu esnada yaz günü kahverengi yelekli, takım elbiseli, bıyıklı, uzun boylu bir adam kahvesini içerek bize bakıyor. Adamı bir yerden tanıyorum gibi ama öyle sert bir bakışı var ki ne yapacağımı bilemiyorum. Hortumu bırakıp sularımı alarak iskeleye indim. Adamın bakışları hâlâ üzerimdeydi. Akşama doğru yine Jön Optik’in önündeyim. Bırakılan çelenklerden gül ve çiçek toplayan arkadaşlarımın arasındayım. Ben de toplayıp anneme götürmek istiyorum ama daha solmamış güller. İlk konduğu gibi tazeler. Hakkım olmadığını düşünüyorum. Ben öyle çelenklere bakarken tepemdeki gölgeyi hissettim. Döndüm, sabahki adam. Yüzü eskisi gibi korkunç gelmedi bana:
— Sen niye koparmıyorsun? dedi, uzun ağızlıklı sigarasından nefes alarak.
— Daha tazeler. Yazık, dedim.
Örtülü bir şekilde gülümsediğini hissettim. Adam, gümüş tabakasından bir sigara daha çıkarıp ağır hareketlerle yaktı. Sonra:
“İnsan da böyledir. Tazeyken kıymetini bilmezler, solunca da yüzüne bakmazlar,” dedi.
Bir an duraksadım. Bu sesi, bu vurguyu yüz kere duymuştum. Evdeki küçük televizyonundan aşinaydım bu tona. O an jeton düştü.
— Siz… dedim kekeleyerek. “Anneannemin izlediği o filmdeki… Hani fabrikatörün sağ kolu olan, hani o kasayı patlatan…”
Yüzündeki o sert ifade yerini yorgun ama şefkatli bir tebessüme bıraktı. Elini omzuma koydu, parmakları sigaradan hafif sararmıştı ama dokunuşu güven veriyordu.
— Kötü adamım değil mi? dedi gülerek.
Cebinden çıkardığı kağıt 100.000 lirayı avucuma bırakırken ekledi:
— Bu 50.000 çiçekleri koparmadığın için, diğeri de eve giderken bir demet çiçek alman için, dedi.
Ve ayrıldık.
Eve papatya, ortanca ve gül karışım bir demetle girdim. Vazoya koydum. Sofrayı hazırlarken annem geldi.
— Bu evin havası niye değişik bu akşam? dedi.
Sonra çiçekleri gördü. Sarılıp sarılıp öptü.
24 Temmuz 1996
Metin TURANLI








