
2026 Simit Kokuyor
Bir hikâye yazacağım, yer ve zaman tarifi yapmakta zorlanıyorum. Klasik bir şekilde şu sene, şu zaman demek istemiyorum.
Tarihin başka dilimlerini bilmeyen, görmeye ömürleri yetmeyecek birileri için bu zamanı tarif etmek güç. “Tuhaf tuhaf zamanlardı” diye mi başlasam?
Suçluların bu kadar güçlü olduğu bir dönem var mıydı? Öyle zalim bir düzen ki, az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi alındığı bir dönem...
Bence bu kadar tarife gerek yok. Kısaca 2026 deyip geçeyim.
Tam yazının devamını getirecekken, “ıhhh!” diye bir ses… Safra kesesi ameliyatından yeni çıkan hanımın sesi. İlacın etkisi geçiyor olmalı.
Refakatçi olarak kaldığım odada fırsat bu fırsat deyip bir şeyler yazayım derken fazla mı ses çıkardım ne?
Kâğıt kalemi bir tarafa atıp TV izlemeye başladım. Hastane televizyonunda yerel kanalları dolaştım. Eskiden yerli kanallarda Türkçe konuşulan film ve belgeselleri altyazı ile vermelerini anlayamazdım. Şimdi refakatçi olarak kalınca sebebini anladım. Sesini kısıyorsun, filmini izliyorsun, ne güzel!
Bu sayede bir ön yargım daha kırıldı. İşsizliğin dibe vurduğu bir günde ne güzel bir kazanç!
Bir diğer kazancım da Çay TV’den geliyor. Sinop yöresinde “Aguz” diye bir kahvaltılık varmış. İneğin doğduktan sonraki ilk sütünden yapılıyor. Üzerine pekmez ya da şeker katılan bir tatlı. Kadın da bir iştahla yiyor ki şaşarsın.
Karnım mı acıktı ya da sigara altlığı mı yapmak istiyorum bilemedim. Gecenin 3’ünde sessiz adımlarla hastane koridorlarından dışarı attım kendimi. Hastanenin karşısında ışıkları yanan unlu mamuller dükkânı ve dışarıda oturan birilerini görmesem mümkün değil, oraya gitmezdim.
Bomboş caddede sallana sallana karşıya geçtim. İçeriden gelen pişmiş hamur kokusundan — kokusu dışında bana bir şey düşmedi. Simit ve poğaçalar saat 5 gibi çıkarmış — payıma düşen gündüzden kalan az bayat bir simit oldu.
Beraberinde çay alarak dışarı çıktım. İkinci çayımı sigara ile içecekken yanımdaki masada oturanlardan biri bana yöneldi, ateşimi istedi.
Birileri ile konuşmak için can atarken, sigarasını yaktığım adamdan gelen aşırı alkol kokusu ile içime döndüm.
Sonra yanındaki adama döndü:
— Ha abi onu diyordum. Bu feyste falan baktığın adamların arkadaşlarını görüyorsun ya, bir de düşmanlarını görebilse insan… Yok mu böyle bir şey?
“Anasını satayım, benim için SMA hastası oğlunun yardım paralarını yiyormuşum diye laflar çıkarmışlar.”
Paylaşan insanları tek tek araştırdım, bir tanesini bile tanımıyorum. Nereden nasıl çıkıyor bu sözler?
Muhtara gittim, kaymakamlığa gittim, valilikten izin aldım. Pahalı bir hastalık bu. Allah düşmanıma vermesin.
Oğlanı her seferinde başkalarının arabası ile fenalaşınca da ambulansla götürüyorum. Araba alayım, kimseye minnet etmeden götüreyim dedim, adım hırsıza çıktı iyi mi?
Karşısındaki adam günü nasıl geçirmişse masaya dayadığı kolunu başına destek yapmış, uyudu uyuyacak.
Adam, karşısında dinleyen olmayınca bana yönelir gibi döndü. Anladım, bana saracak…
Ama yemezler. Gecenin bu saatinde bu yorgunlukla kimseyi çekemem.
Çocukluğumdan öğrendiğim bir şey var.
Çocukken sorularımla çok rahatsız ettiğim babamın bir arkadaşına, aynı masadan gülerek bizi izleyen bir amcanın sözleri geliyor aklıma:
Bir çay daha içmekten vazgeçip odama çıktım.
Hastaneye gelmeden gittiğim Çorumlu berberin sözü aklımdaydı. İşlerin zayıf olmasını anlatırken “zarar esnaflığı” diye bir şey söylemişti.
Halk ağzında sürekli zarar eden ama yine de işini sürdüren esnaflar için söylenen bir sözmüş.
Bunun üzerine kafa yoracakken gücüm kalmadığını hissedip refakatçi koltuğunu açıp uyudum.
Sabah erken saatte serum takmaya gelen hemşirenin sesi ile uyandım.
Geldiğinde uykumda hastane masraflarını gören ben, “Acaba beni horlarken gördü mü?” diye aptalca şeyler düşünerek yardımına koştum.
Hemşire benim kızımdan küçük. 18 yaşlarında bir öğrenci.
Beraberce hanımı çevirip kanadığı için altındaki örtüyü alırken burnuma bir simit kokusu geldi.
Aklıma hemen geçenlerde gözlüğüne odak ölçüsü aldığım bankacı Öykü Hanım geldi.
Dudaklarından gelen simit kokusu nefesimi sarınca tüm samimiyetiyle:
“Ay özür dilerim Sadık abi,” demişti.
“Biz bankacı olarak haftada iki gün restoranda yersek, geri kalan gün simitle geçiştiririz. Yoksa her gün dışarıda yemeğe param mı yeter?”
1. Dünya Savaşı’nda İstanbul’da en ucuz karın doyurma yöntemleri arasında çorbacılar yer alırmış.
Çorbanın buram buram tereyağı, nane, kekik, sarımsak kokuları yerini her kesimden insan için susamın, hamurun karamelize kokusuna bırakmış.









