
Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti!
Biraz yağmur, biraz deniz, biraz esnaflık… Bir de eniştenin kendine özgü ticaret anlayışı!
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada âşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.
Muhtemelen şairin dediği o güzel havalar, kıştan çıkıp bahara karıştığı havalardır. Güneşin çok yakmadığı, sıcaklığın buram buram terletmediği, uyanan tabiat yüzünden kapalı yerlerden sıkılıp insanın kendini dışarıya attığı havalar… 50'li yılların İstanbul’unda tabiatın uyanmasına eşlik eden biri için sümbülün, erguvanların, lalelerin kokusu ve güzelliği elbette işe gitmeme isteği uyandırır. Bu mevsimde ve o İstanbul’da avarelik, boş bir vakit geçirme değil, bir haktır. Bugün için değil. Günümüzde aynı İstanbul’da çoğu kez baharı bile fark etmeden gelip geçiyor ömür.
Ben şairin tersine, yazdan çıkıp sonbaharı yaşatan aylarda yerimde duramam. Dışarıda bir yağan, bir açan hava varken, bulutlar kıpır kıpır yerlerinde duramazken dört duvar arasında sıkışıp kalmak ruhumu daraltır. Islanmayı dahi göze alarak dışarı çıkarım.
Sonbaharda güneşin doğuşu ve batışı da bir başkadır. Hiçbir mevsimde denizdeki ve havadaki bu renkliliği bu kadar net göremezsiniz. Deniz, kıyılarda hafif bulanık ve turkuaz iken ilerledikçe önce maviye, sonra laciverde, bazen de enginlerde çivit mavisine bile döndüğü olur.
Dalgalar bile bir başkadır. Yazın çarşaf görünümündeki deniz, sonbaharda ölü dalgalarla başlayıp rüzgârdan rüzgâra kıyıyı vurmaya başlar. Çalkantılı, bazen de köpüklü dalgaların şovunu izlersiniz. Tabii tüm bunları dükkânda oturarak izleyemezsiniz. O yüzden İstanbul’u yıkıp geçen yağmurların zerresi buraya düştüğünde kendimi dışarıya atmanın yolunu buldum.
— Enişte, ben dışarı çıkıyorum, dedim.
Enişte:
— Git… Git, gözün arkada kalmasın, dedi.
Şu anda milyon kazanacağımı bilsem yine çıkardım. Ama bereket, enişte dükkânda; istediği gibi takılsın.
Bir bira alıp mendirekteki kayalıklarda oturuyorum. Gün boyu aralıklı yağan yağmurla tertemiz bir havadayım. Gün içinde belki 4-5 kez yağıp durdu hava. Yağıyor, duruyor, güneş açıyor, sonra yine yağıyor. Sanki beni çağırıyor; “Hadi gel oynayalım!” der gibi. Elimi uzatsam karşıdaki Yunan adasına değecekmiş gibi. Öyle bir yakınlık sağlamış yağmur. Hava da çok hafif esintili, sanki “Keyfini çıkar.” der gibi. Montun önünü kapatmam kâfi.
Kayalıklarda oltasını toplamakta olan biri var. Tanıyorum ama tanışmıyoruz. Başka zaman olsa selam falan vermem ama sonbaharın bana verdiği keyfi onunla paylaşmak istiyorum:
— Rastgele, balık var mı?
Her olta balıkçısı gibi yüzünü dönmeden:
— Var var, ama bu balon balıkları yüzünden gelmiyorlar. Deminden oltamı kopardı namussuz.
Sinir içinde oltasını, naylonunu toplayıp kayalıklardan atladı ve gitti. İçimden “Manyak!” dedim. Bulmuşsun mis gibi havayı; denizi seyret, havayı içine çek, bulutları gözle… Bugün geri gelmeyecek.
Sıkıntıyla ayrıldığım dükkâna neşe içinde girdim. Enişte Jokey TV’yi açmış, at yarışı kuponu hazırlıyor. Tezgâha yöneldim. Tezgâhta üç gözlük: Tek camı kırık bir çerçeve, devlet hastanesine ait bir reçete, çerçevesi kırık bir gözlük daha. Altında isim ve telefonları yazılı küçük not kâğıtları.
— Enişte, bunlar ne? dedim.
— Sen yokken sipariş aldım, dedi.
Son yazdığı altılı kâğıdını cebine yerleştirip benim yaptığım yakın gözlüğünün üzerinden gülerek baktı:
— Oğlum, biz de esnafız icabında, dedi. 20 yıl İstanbul halinde boşuna çalışmadık.
Kabzımal eniştenin siparişleri bu iş yokluğunda iyi geldi. Yazın hiç uğramayan eniştenin mesaisi sonbaharda başlar, kış sonunda sona erer. Genelde bir saat takılıp giderken şu sıralar daha fazla vakit geçiriyor dükkânda. Ganyan bayisi dışında gidecek fazla da yeri yok. O siparişlerden sonra bu mesai biraz daha uzadı. Bir yere gidersem müşterilere bakacak. Anladım, bu tezgâh işini sevmiş. Olmadık insanlardan olmadık işler alıyor.
Bir gün yine “Çıkıyorum.” deyip çıkar gibi yaptım. Bilgisayara gömülmüş vaziyette:
— Güle güle, dedi.
Çıkmayıp atölyeye geçtiğimi fark etmedi bile. Bir yarım saat sonra biri —o biri kimse, göremiyorum, sadece sesini işitiyorum—:
— Bir gözlük bakacaktım, dedi.
— Bak, dedi enişte.
Bu kadar. O her kimse 1-2 çerçeve denedi, “Şu.” dedi.
— İyi, dedi enişte. Fiyatı üzerinde yazıyor zaten. Ben ayırayım, yarım saat sonra gel, dedi.
Adam teşekkür ederek çıktı.
Şoke oldum. Bu adamın yaptığı esnaflıksa ben neyim? Orada gizlendiğim saatler boyunca, sanki sözleşmiş gibi ben varken dükkâna gelmeyen insanlar, enişte dükkândayken geliyorlar ve neredeyse azar yiyorlar.
Eniştenin müşteri karşılama usulü:
— Bir gözlük bakacaktım…
— Bak!
— Bir şey soracaktım…
— Sor!
— Bu telefondaki gözlükten arıyordum…
— Ara!
Nezaketen “soracaktım, arayacaktım, bakacaktım, edecektim” diyen herkese kafasını bilgisayardan ayırmadan “sor, bak, ara, et” diye kesin cevaplarla bir üstünlük sağlayıp izin vermeme hâlini gördüm eniştede. Sanki o izin vermese bakılmayacak, sorulmayacak. Bu üstünlüğü bunca yıllık esnaflığımda ben kuramadım. Gerçi kimseden de böyle bir izin isteyen olmadı.
Aynı müşterileri ben “Buyurun, ne istemiştiniz? Nasıl yardımcı olabilirim?” gibi sözlerle ve gerçekten yardımcı olmak duygusuyla karşılarken onlar, bana göstermedikleri nezaketi optik dünyası dışından bir nobrana gösteriyorlar. Gücendim. 1-2 günde ben de eniştem gibi katı ve tavizsiz olacağım diye kendime söz verdim. Daha ilk giren müşterimde çuvalladım.
— Ben şu gözlüğü bir deneyecektim…
— Aa, tabii, olur hanımefendi. Hangisi? Şu mu? Çok güzel oldu. Bakın, şu renkleri de var. Bunlar da yeni gelenler. Bunları da denemek ister miydiniz?
— Teşekkür ederim. Ben geniş bir zamanda uğrarım.
— Tabii hanımefendi. Elbette, yine bekleriz.
Allah’tan bu esnada enişte dükkânda yoktu. Çaktırmadan kafasını sallar, içinden de “Bunlar nasıl esnaf olmuş?” diye geçirirdi herhâlde.
Sonrasında yaptığım bir saatlik gezintiyle anladım ki evet, gereksiz konuşmalardan uzak durmam iyi olur. Ama bunu eniştemin o umursamaz tavrıyla yapamam. O, dükkân kirası vermeden, dükkânın hiçbir masrafını dert etmeyen bir rahatlıkla yapıyor. Benim o lüksüm yok. Hoş, olsa bile öyle davranamam. Kişilik meselesi.
Aaa, yağmur yine başladı!
Bazı havalar insanı mahveder, bazılarıysa kendine getirir.










